doktor&hesapci

TGRT-FM de Cuma günleri saat 20.00 civarlarında yayına giren programın paralelinde fikir alışverişi için yapılmış bir blog dur. Yorumlarınızı bırakmakta nazlanmayın.

Saturday, February 07, 2009

Son Yazı

Değerli Blog Sakinleri;

İnceden sebeplerden, iş yoğunluğumuzun yükünden tutunda ne kadar zamana dayalı mazaret varsa "hepisinden" ötürü, blogda bundan böyle yazamayacağım.Katılım sağlayan herkese, yazdıklarımızdan keyif alan her okura ve öncelikle imkanı sağlayan değerli dostumuz doktor'a teşekkür ediyorum.

Blogu yine sahibine devrediyorum.

Rastgele.

Efe...

Monday, February 02, 2009

Radyo Aygırları

Her köyün bir delisi, her radyonun da bir aygırı olur. Gem almaz atlar gibi kişneyen, yaban tabiatlı aygırlar… Hergelesi bile bunlarla baş edememiş de salmış sokağa…

Herkeste var; bizim programda neden olmasın. İşte geçen hafta arka arkaya arayan iki tane fosil tip, dinledikleri herhalde şişkinlik yapmış ki, arayıp boşalma isteği duymuşlar. Haliyle doktor’da sana bana mı program yapsın yoksa bunlarla mı uğraşsın. Dinledim adamla kadını. Her halde karı kocalar. Biri kapatıp biri arayan kabileden. Ses analizi yaparsak;

Adam, Türki lügate uzak bir tip. Ses tonu kırçıllı cigara tüketimi çok, nefesini erken bitiriyor büyük ihtimal gerdanı var. ve konuşmasını fiziksel olarak projeksiyon edersek, vücut kıl yükünün fazla olduğunu tahmin ediyorum, sanırım bu parmaklarının ilk kıvrımında bile kıl kümeleri olan biri gibi üslubu var. Şişmancana, altın dişli bir bir kahve adamı olduğu hissine kapılıyorum. Programın ertesi günü kahvede arkadaşlarına doktora nasıl konuştuğunu anlatıp, ortam Maradonalığı kovalayan bir kişi. Harici bir inanışı ve saplantıları olduğunu sanıyorum ki bu yüzden anadan doğma chp holiganı. Bilir bilmez ama konuşur bunlar bilirsiniz. Kılıçdariev notere benzeyemez, kime benzer dürümcüye mi? Bu gibi chpli adamlarda kendilerinden olanı kutsama saplantıları vardır. İlla ondan olanın, b..kunda boncuk vardır. Mutlaka!

Kadın tam cahil. Büyük ihtimal dogmacı,örümcek kafalı, statik beyinli chpli bir öğretmendir. Menapoz teyzelerden. Ne dedin diye iki Dakka sonra sorsanız cevap alamayacağınız şahıslardan. Yani triger’i kopuklardan, çark boşa dönüyor.

Ya en çok neye hasta oluyorum biliyor musunuz, hani doktorla hesapçıyı Ak parti il başkanıyla, başkan yardımcısı bizi de il teşkilatı delegeleri zannediyorlar ya ona ayarım. Hani telefon açıp muhalefet ediyorlar, bi araba laf sayıyorlar, bi halt yaptık diye seviniyorlar. Ya kardeşim biz kendi aramızda, hani biraz eğlenelim biraz kaygısızca sağa sola veriştirelim okeye dönelim çifte gidelim diye BOUTIQUE bir program yaptık, hükümetin sesi programı değil ki baba! Git onlara muhalefet et sıkıyosa. Gelme programa, dinleme. Uza! Naş!

Bir defa konsepti anlamayan radyoya elleşmesin.
Bir de içinizdeki radyo aygırını durdurun. Cello’luğa gerek yok. Hafif meşreb,mülayim ruh haliylen dinleyin birader. Programdan sonra boynuzlarını kime geçiriyorsan geçir.

Ondan sonra Efe bu adamlar için “Arbeit mach frei” diyo kızıyolar.

efe

Thursday, January 29, 2009

Hadi bakalım

Randall Bragg ( Eşkiya kovboy) : Sen kanunları uyguladığını söylüyorsun..
Virgil Cole (Şerif kovboy) : Evet,aynen öyle
Randall Bragg: Ama, kendi kanunlarını....
Virgil Cole: İkisi aynı şey.

Şu dolar muhabbetinden sıkıldım. Piyasa yatıyor kalkıyor dolar konuşuyor. Bir kısım aşağı diyor bir kısım yukarı diyor. Bazen aynı kişiler hem aşağı gösteriyor hem de yukarıyı.
Adın ekonomist’e çıktıysa ve bir de meşhursan tutarlı olmak zorundasın. Dolayısıyla sonuç her ne olursa olsun haklı çıkmak ve “ben böyle demiştim” diyebilmek için, hülasası “kıçını kurtarmak” için çift yönlü konuşuyorlar. Herkesin kafası haliyle karışık. Sırf bu jigsaw’lar yüzünden.

Türkiye “hükümetinin” dolar borcu yok gibi bişeydir. Dolayısıyla bu “absolute risk” yada perfect storm dedikeri piyasa sorununu ortadan kaldırır. Gerisi lakırdıdır. Amiga beşyüzlük’tür inanmayın.

Peki borcu olan kim? Ensesi kalınlar. Ya da kalınlaşmaya başlayanlar. Özel sektör dedikleri kısım. Kırk milyar gibi bir rakamın altında kalan ülkemizin mersedes ve be-em-ve’nin üst serilerine binen kısmı.

Bu ağabeyler borcu ödemeye kalkarsa batacaklarını biliyorlar. Peki, ne yapmak isterler?
Borcu devlete yıkma peşindeler. Hükümet bunu yemiyor. İşte ondan sonra hükümete ver ediyorlar ayarı. Yolsuzluk, gericilik, sahtekârlık falan… Şamandırasına gelinceye kadar hükümet susuyor, susacak… Ama sonra ne olacak?

IMF manifestosu kabul görür, kredi alınır… Bu malum olan kısmı… E peki hükümet bunu yedirecek mi?

Aslında fizik kanunu aynen ekonomide de geçerli, özellikle mikro ekonomide… Türkiye 75 milyon nüfusa sahip ve devamlı talep oluşan bir ülke. Talep diyorum dikkat edin. Çünkü arz kısmı bugünkü dünya ekonomisinde belirleyici değildir teknolojik gelişmeler kısmen istisna. Talep doğrultusunda gelişir her şey.

Şimdi düşünün, bir bankadan kredi çektiniz. Sonra ödeme güçlüğü çektiniz. Olasılıklar nedir?
- Bir yerden gidip bir kaynak bulursunuz..ödersiniz…
- Ödeyemeyeceğinizi belirtirsiniz, ya gelirler mala mülke el koyarlar, Ya da batmışsındır zaten Allah selamet versin diyip kredi bataklarına bir ilave koyarlar.

Şuan ilk olasılık cari olmuyor. Kimse malını elden çıkarmak istemiyor, çünkü şuan ucuz. İkinci olasılığı kimse düşünmüyor çünkü Tayyip sahip çıkar durumunda ahali, ama tehditkâr.
Başbakan’ın yerinde olsam bunların birine dahi sahip çıkmam, batıl olup gitsinler… Fizik kanunu boşluklarını bir başkasının üretimi doldurur. Zenginlikler el değiştirir. Şimdi dertlerinin ne olduğunu anladınız herhalde.

IMF neden bekle babam bekle yapıyor sanıyorsunuz. Obama’nın o kadar paraya ihtiyacı olduğu bir zamanda sağa sola kredi verme peşinde kim koşar ki? Dert bu üretim pastasını kapmak! Amerikalı yatırımcıyı bu tarafta bir yerlerde kar eder hale getirmek. Aslında "ikisi aynı şey" ...

*Hakikat sadedir, onu biz karmaşık hale getiririz.
Cingöz Recai filminden Ayhan Işık repliği…

efe

Monday, December 22, 2008

Estudiante Anarquista

Her öğrenci anarşistliğe meyilli midir? Yoksa anarşistlik tab’en öğrenci kimlikte daha mı natık bir hal alır? Bilmiyorum…

Yunanistan’da ve Bulgaristan’da yüksek öğrenim talebelerinin alayına yakını“sosyal popcorn itelemesi” sayesinde bir hoplama, efendime söyleyeyim bir zıplama telaşındalar. Bizim memleketimizde de bir öğrenci isyanı yakındır.

Şimdi bizim gibi küçük ülkelerdeki öğrenci ayaklanmaları “butik” bir havadadır. Altmışsekizlerden bugüne türlü türlü hallerle sokaklara dökülen bir meydan gençliğimiz mevcuttur. Türk insanında var olan kimlik bunalımı ve başına buyruk yeniçeri halleri, haliyle tohumundan evladına geçmekte ve küçük kimliksiz isimsiz Türk öğrencileri varolma telaşında olagelmişlerdir. Bir yeşil parka giyip bıyıkları üst dudağın altına çektin mi bizim tıfıl sosyal bilimler öğrencisi oluyor “çakma çeguvera”. Gram kişilik ve gram zihniyet telaşı yoktur. Bulduğunun üzerine yatar ve ona gömülür. Tabi bu anlattıklarım eski havalardan kıssalar…

Şimdikiler daha bir sevimli model.
Aslında şimdikilerde ağabeylerinin yüzdebiri kadar dahi dert yoktur. Geçmişe askıntı olarak yaşarlar. Hala Deniz Gezmiş, hala altıncı filo defol modeli. Üzerine eklenmiş özgünlük yoktur. Devrim umuduyla gazete dergi dağıtan hala tipsiz üç beş iskeleci delikanlı mevcuttur.

Üniversite ortamı çok değişti. Kapital sistem öyle bir hal aldı ki, artık komunistlik-devrimcilik vs. kantinde kız tavlamak için kullanılan argümanlardan biri haline geldi. Yüksek puanlarla girilen okullardaki talebeler kendilerini rejime karşı nedendir bilmem sorumlı sayarlar. Sokağa dökülenler genelde bu İstanbul,Ankara gençleridir. Sütçü İmam’da okuyan arkadaşlar temiz temiz vizelere çalışıp akşam dostlarla üçbeşsekizini atar, öğrenci gibi yaşar. Diğerleri üç beş “deste büyük boy” sayesinde bi bakmışsın hepimiz hrantız der, bir bakmışsın kahrolsun faşisizm der.
Aslında benim anlamadığım bir şey var. Hani devrimci gençlik falan diyoruz. Yani bu; yoldaki sokaktaki devrimci gençlik’in her propagandası yada sloglanı neden CHP tabanlı? Neden bu adamlar CHP’li? Hani toplum ne zaman Halk Partisi çizgisinin dışında bir sosyal karara varsa bu genlik neden CHP tarafında duruyor?
Kardeşim sosyalist iktidar partili değimliydiniz siz? Ne biliyim, devrim diyince ben öyle anlıyorum…

efe

Wednesday, December 03, 2008

Hırsız Polis

Polis: Kimlik lütfen..
Şahıs: Afedersiniz memur bey, öncelikle ben kimliğinizi görebilirmiyim?
Polis: Elbette buyrun, hatta kimlik numaramdan 155'i arayıp teyit dahi edebilirsiniz...

Tabi hemen reflekte mercekleriniz şaştı değil mi? Yok kuzum örnek Türkiyeden değil tabiki.Yine Don Kişot hayallerim kabardı...

Avcılar'da bir pavyona iki üç dallama polis yeleği ile girer ve sonra bir kızı saçından elli metre sürükleyerek arabaya atarlar. Kimse gıkını çıkaramaz.
Bunun muhabbeti sürüyor günlerdir. Oradaki vatandaşlara " neden müdahale etmediniz, polis böyle yapar mı allasen!!!"gibisinden hariçten gazel okuyorlar.
Şimdi bir defa mekanın gazino-pavyon ortamı olduğunu bilmek lazım. Gazinonun ne olduğunu bilmiyor ayağına yatıp hukukta tutuklama ve alıkoyma şartlarından bahsedenler var.
Şimdi eskilere Emperyal zamanına dönelim. O vakitler İstanbul'un en hızlı ve muazzam mekanı. Herkes Emperyal'de. Mekanda hergünbir kilo kan akardı ve hiç kimse bunu açık etmezdi. Nedeni ise suçluluk psikolojisi. Bu tür mekanlara gelenler her daim suçludur. Ya hukuken ya da kendine doğru suçlu. Bir falso yaptıklarında dayak yiyeceklerini bilirler. Bu yüzden dayağa da razıdırlar. Çünkü kendilerini savunacak bir doğruları yoktur. Masada rakı yada elde kupa vale ile pek de konuşacak halleri yoktur. Hiç bir şey değilse bile evinin çoluk çocuğunun rızkını yediğini çok iyi biliyorlardır.İşte bu otomatik sistem frenler ister istemez onları. Racona başkaldıramazlar. Dayılığa yeltenmezler.Dolayısıyla bu tür mekanlarda kimse kimseye karışmaz. Hele polise hiç karışmaz. Çünkü o makanın adamlarının dışarıda üç beş çapulcaya sataşmaktan öte erkeklikleri yoktur.İçkili kafa, ağır abi muhabbet, çorap içinden cigara paketi. Kırbeşten omuz, ensekököne basık ayakkabı, öksürüklü burun çekme... Bunlar akşama kadar... Akşam mekanda kendi haline suçlu bir adamdır.
Şimdi birde olayın diğer komik tarafı var. "Polise neden müdahale etmediniz? Bizim polisimiz böyle mi yapar?"
Evet... O görüntüler yalandan vatandaşlar olmasa hakkaten polis olmaları işten bile değil. Çünkü bizde böyle. Bizde polis dövmeye kalkar,ana avrat küfür eder... Yeter ki denk getirsin. Polise soru soramazsın,sorgulama yapamazsın.
Şimdi paradoks gibi gözüken bir durum var. Bizim polisin yetkileri daraltıldı. Hırsıza,katile yakalasa da birşey yapamıyor falan filan deniyor...Hakikat başka baba...
Yıllardır bu ülkenin polisi dişini garibana, ya da arkası olmayana geçirdi. Suçlulara aynı "orantılı gücü" uygulamadı. Bu işkence falan mağdurlarına bakın!, gıkını çıkaramayan tipler. Hani eskiden nezarette iki tokat yedi de aklı başına geldi diye hikayeler hep halk arasındadır bilirsiniz.Böylelikle AB müktesabatı gereği ellerindeki kuvvet kuş kadar kaldı. eee alma mazlumun ahını polis kardeş.Şimdi gerçekten suçluyu bulsa dahi mühahalede sıkıntı yaşıyor.

Kendi etti kendi buldu. Bu memleket polisine asla sahip çıkmaz. Görürse tırsar ama "kim gitsin" denilse "polis" derler.Evi polise kiraya vermezler. Kolay kolay polise kız vermezler.
Neyse olay budur.

He orada saçından tutulan kız için ne demeli? Acıdım. Tabi hamama giren terler. Mekan pavyon ortamı. İllaki birileri musallat olacak abla.

efe

Monday, November 24, 2008

Osmanlı Cumhuriyeti

Passepartout yap, derinlik veriyormuş havası olsun, piyasaya pompala…
Bir Kürt arkadaşın dediği gibi “fikir haye akıl tünne”. Olmamış Gani Müjde. Her zaman ki gibi. Yok efendim, yanlış anlaşılmasın filmde Osmanlı’ya hakaret var vs cihetinden bahsetmiyorum. Bu Sentimentallerin işi benim değil. Ben kurgu saplantısına ayar oldum. Hani Osmanlı olsaydı ne olurdu fikrini bu kadar berbat edebilirsin. Film sonunda şöyle dedirttirmeye getiriyor “Allahımıza bin şükür bugünkü durumumuz en iyisiymiş, iyi ki Osmanlı yıkılmış da cumhuriyet kurulmuş”

Şimdi ben daha marjinal senaryolar da yazarım ancak, hadi diyelim Gani Müjde’nin senaryosundan ilerleyelim. Diyelim ki 1920’de Amerikan Mandası kabul edildi.
Saltanat ve hilafet de yerinde kaldı. Bir defa bugünkünden daha büyük bir yüzölçümü elimizde olurdu. Dikkat edin! Amasya Genelgesi tarihindeki sınırlara! Bu ilk taktik senaryo hatası. Yaklaşık olarak Gayri safi 4 trilyon dolar civarında olurdu. Nedeni de sanayinin 1950 de bugün bizim ulaştığımız seviyenin on misline ulaşmış olacağı ve tüm yer altı ve yerüstü kaynaklarının deli gibi kullanılacağı bir durum olacaktı. Asgari ücret 1500 dolar civarında olurdu. Alamancı diye bir şey olmazdı zaten.

Osmanlı Devleti en kötü ihtimalle İngilizlerin Avustralyası (vay be) gibi bir şey olurdu, yani gizli bir el yönetimde etkili olurdu,yoksa filmdeki gibi dört yıldız bir johnny “neapiyuuorrsın” gibi saçmalayıp padişaha el kaldırmaya yeltenmez. Öyle padişah da göstermelik kalmazdı, bugün İngiltere krallığı göstermelik gibi duruyor ama öyle mi?
Elli çeşit dine inanan bir toplum olurdu da bir yaygara bile çıkmazdı çünkü Hilafet bu ortamı sağlayan bir makamdı. Gecekondu diye bir şey olmazdı, ne güzel kanada tipi ahşap bahçeli evimizin önüne sıteyşın vagon ahşap kapılı Fordumuzla yanaşıp, bahçemizde zenci bir ahbabımızla barbekü yapıp biraları yuvarlardık. Türk Sineması da bugünkü gibi böyle saçmalamaz hiç değilse iki üç filmde Al Pacino oynardı.

Yok efendim Amerikalılar gelseydi kıtır kıtır doğrardı herkesi diyen iki üç röpteşembırlıya aldanmayın, Amerikalılar gelmediği haliyle 15 milyon insan öldü yahu! Amerika kesse kesse ne kadar keserdi?

Neyse, koca filmi hiç etmişler ya ona üzüldüm. Bu konu çok su kaldırır

efe

Tuesday, November 11, 2008

Çıtır Yazı...

Prisoners Dilemma

Hapisten kaçan iki kafadarın yakalandıktan sonra sorguda birbirlerine satış koyarak düştükleri vaziyettir prisoners dilemma… “mahpuslar kıyasımukassimi” yada “tutuklular çıkmazı” diyebiliriz. Tatar Ramazan da diyebiliriz.

Örnek verelim anlayalım:

Bir karı koca kavga ederler. Kadın “Allah belanı versin Recai” der babasının evine gitmeye kalkar. Adamda “ Seninle geçen yıllarıma yazık,nankör karı” diyerek ceketini alır ve kahveye arkadaşlarına doğru yola çıkar. Aradan zaman geçer. Baba evinde kadın sıkılmıştır, adam ise kahvede king batak king batak bir yere kadar diye düşünmeye koyulmuştur bile. Birden pişmanlık duyan beyinlerden garib düşünceler geçmeye başlar…

Kadın: Yaw, Recai kaç gün oldu aramadı, Aceb yeni bir hatun mu buldu ki? Arasam mı? Yok.. Yok… Önce o arasın bir özür dilesin ben ona yapacağımı bilirim. Ben mi özür dilesem ne? Du bakalım bekleyelim…

Adam: Ulan her gün şu Debreli Ramonun suratını görüyorum… Yeter be baba… Akşam döner sabah simit… Olmaz baba… özür mü dilesem acaba? Gidiyim getiriyim şu hatunu da tezgahı düzeltelim. … Ama erkekliğin de bir şanı var Du bakalım… Ramo taşlama be olum!

Aradan zaman geçer. Ortalıkta ses seda yok.

Kadın: Boyun devrilsin Recai… Bak özür dileyeceğim varsa da bitti… Hayatta özür dilemem. Kaç aydır ne arama var ne sorma. Demek bu kadar değersizmişim…

Erkek: Vaybe hatuna bak bizim. Herhalde mutlu..Napalım… Bu saatten sonra özür falan dilenmez. Bitti. Ne olacaksa olsun. Bizde dalgamıza bakalım. Ramo al şu parayı koş büfeye..


İşte böylece herkes kendini düşünerek kendisi için bir karar verir. Sonra bu birbirinden habersiz verilen ortak karar ikisi açısından da “verilebilecek ortak kararların en kötüsü” (obeb okek değil onlar ayrı) olarak tanımlanır. Oysa biri özür dilese hadise bambaşka bir boyut kazanacak ve ikisi için en iyi seçim olan “yuvanın kurtulması” olasılığı gerçekleşecektir.

Güncel hayatta her daim dilemma (daylima diye okuyun okutun) yaşanır. Ne kadar kendinize fazla bir çıkar sağladığınızı düşünürseniz düşünün mutlaka bu kendinizi maksimum düşündüğünüz noktada verdiğiniz karar “çevreniz” için verebileceğiniz en kötü karar olacaktır.

Bir toplum kendisi için en kötü olanı nasıl tayin eder ? Bu sorunun yanıtını artık Olasılık Teorisi’ne giriş dersini yukarıda aldığınızdan dolayı yanıtlayabilirsiniz herhal! Birde Oyun Teorisi var onuda başka zaman anlatırım. Nash dengeleri falan derken, zevklidir yani. Ancak şunu bilin ki "prisoners dilemma"daki denge kararlılığının gücünü Olasılık ilminin hiç bir optimal dengesinde bulamazsınız. O kadar güçlü ve sarsılmazdır. Diplomaside yeri vardır. Savaş sanatında, seçimlerde.. Kısaca her yerde...

Çıtır yazı olsun bu da. Malum Okuyucu kitlemiz her daim ağır abi muhabbeti kaldırmaz.

Bu yazıyı İnci Çayırlı "Seninle bu aşkı kaldığı yerden" eşliğinde yazdım herhalde yazının örneğinede geçti. Neyse... Şarkı iyiydi... Özür Dilemek isteyenlere:)

E ne demişler: De gustibus et colorbus non es disputandum.

efe

Mesothelioma Asbestos, Mesothelioma Cancer, Malignant Mesothelioma, Mesothelioma Attorney.
Mesothelioma